20.02.2014 kanunlar - teklifler

 TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİMHP GRUBU ADINA MURAT BAŞESGİOĞLU (İstanbul) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; 560 sıra sayılı Kanun Teklifi'nin tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini arz etmek üzere söz aldım. Bu vesileyle yüce heyetinizi ve bizi izleyen değerli vatandaşlarımızı hem şahsım hem de grubum adına saygıyla selamlıyorum.

     Değerli milletvekilleri, sözlerimin başında yasama faaliyetlerine ilişkin çok kısa bir iki görüşümü arz etmek istiyorum. Hepinizin bildiği gibi, yasama faaliyetlerinde yasama literatürüne son yıllarda iki önemli kavram girdi. Birincisi, temel yasa; ikincisi, torba yasa.

     Geçmiş Meclis uygulamalarına dikkat ettiğimiz zaman özellikle "kod kanun" diye tabir ettiğimiz kanunların Meclisteki yasama prosedürü çok zaman aldığı için, bu temel yasa, faydalı bir düzenleme olarak iç hukukumuza girdi ama son zamanlarda görüyoruz ki bu, çok istismar ediliyor. Mesela, şu anda görüşmüş olduğumuz Kanun Teklifi'nin temel yasayla uzaktan yakından ilgisi yok. İç Tüzük 91'inci madde, bir hukuk dalının sistematik olarak bütünüyle veya kapsamlı olarak değiştirilmesini ifade ediyor. Şu anda, 21 maddelik kanun teklifinin bu temel yasa anlayışıyla uzaktan yakından alakası yok.

     İkincisi, torba yasa. Adı bir kere aşağılayıcı. Yani, yüce Meclisin manevi kişiliğini tahkir ve tezyif eden bir şey. Bir kişi, bir kurum ürettiği bir ürünün itibarsızlaşmasına, değerini yitirmesine asla razı olmaz. Burada sabahlara kadar arkadaşlarımız çalışıyor ama deniyor ki: "Torba yasa çıktı. Torba yasanın içinde şu madde var." Emin olun, çoğu bakanlık, kendisiyle ilgili kanun teklifinin nerede olduğunu bilmiyor, nereye yansıdığını bilmiyor. Bu da çok istismar edilen, yasama kalitesini ayaklar altına alan bir uygulama. Belki şöyle olsaydı, Hükûmet yetki kanunu alsaydı, bu torba yasayla geçirmek istedikleri bütün düzenlemeleri yetki kanunuyla geçirseydi daha etik olurdu. Bu anlamda, tabii, Meclis grup başkan vekillerine çok önemli görevler düşüyor, Meclis bürokrasisine çok önemli görevler düşüyor. Bu yasama kalitesinin ayaklar altına alınmaması için önümüzdeki süreçte daha dikkat edilmesi gerekiyor ve Meclisimizin saygınlığını da bu anlamda korumamız gerektiği inancındayım.

     Sayın milletvekilleri, belki, hepimiz bu Meclisin duvarları arasına hapsolduk ama bu Meclisin duvarları dışında, yakın coğrafyamızda ve dünyada neler olup bitiyor, emin olun, bunları takip etmekte zorlanıyoruz. Türkiye'nin sınırlarında çok önemli gelişmeler oluyor. Suriye sınırında, PKK-PYD iş birliğiyle üç bölge, özerk bölge olarak ilan edildi. Seçimden sonra Türkiye'nin bu aziz topraklardaki bazı bölgelerinde de özerklik ilan edileceği yüksek sesle dile getiriliyor. Şu anda bölücübaşıyla yapılmakta olan asılsız, gayrimeşru, hiçbir yasal ve anayasal meşruiyeti olmayan sürecin yasal zemini konusunda bir kanun teklifi dayatması var. Dolayısıyla, hem seçimin güvenliği hem seçimin meşruiyeti hem de bu sınırlarımızda cereyan eden olaylara ilişkin olarak iktidar partisinin çok dikkatli olması gerekiyor, Meclisimizin çok dikkatli olması gerekiyor.

     Peki, değişiklikler sadece bunlar mı? Hayır. Hukuk sistemimizde de çok önemli, bugünümüzü ve yarınımızı çok yakından etkileyecek değişiklikler ve dönüşümler yaşanmakta. Nedir bunlar? Fazla geriye gitmeden bunlardan bazılarını hatırlayalım.

     Kısa bir süre önce Genel Kuruldan geçen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu, bu değişikliklerin en önemlilerinden biridir. Hukuk devleti olduğunu iddia eden her ülkede, yargıyı yöneten hâkim ve savcılar, tüm mesleki kariyerleri boyunca gerekli işlemleri yapan yargı konseyleri anayasal koruma altına alınmıştır, yasama ve yürütmeden bağımsız, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkim teminatı esaslarına göre çalışırlar. Eski Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nda bazı eksiklikler bulunsa bile bu anlamda güvenceleri karşılayan bir düzenlemeydi. Ancak, geçtiğimiz günlerde Meclisimizden geçen son değişiklik, Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulunu fiilen ve hukuken Adalet Bakanına bağımlı hâle getirmektedir, sıradan bir yürütme organı konumuna sokmaktadır.

     Adalet Akademisinin özerkliği kaldırılmakta, kurulun genel sekreterliği lağvedilip şoföründen genel sekreterine kadar tüm görevlilerin işine kanunla son verilmektedir. Bu anlamda, Cumhuriyet Halk Partisine mensup değerli milletvekili arkadaşlarca Anayasa Mahkemesine bir başvuruda bulunulmuştur. Gerekçesi, yetki gasbıdır. Evet, idare hukukunda şöyle genel bir esas vardır: Bir işlem, hangi yöntemle kurulduysa ancak o yöntemle kaldırılabilir. Oysa burada, Adalet Akademisindeki görevlilere, Genel Sekreterlik çalışanlarının hepsinin görevlerine kanunla son verilmektedir. Bu, yürütmenin elinden alınıp Parlamentoya bir kanunla verilen bir yetki gasbıdır. Ben de şahsen bu gerekçenin özüne ve haklılığına katılıyorum. İnşallah, Anayasa Mahkemesi bu anlamda hukukun önünü açacak, bu yetki gasbını ortadan kaldıracak bir düzenleme ortaya koyabilir, bir yürütmeyi durdurma kararı verebilir diye temenni etmekteyim.

     Sayın Cumhurbaşkanının bu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'yla ilgili olarak 15 madde hakkında itirazının olduğu ve bu hususların önergelerle değiştirildiği ileri sürülse de esasa ilişkin hiçbir değişiklik olmamış ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Adalet Bakanının emir ve gözetimi altına girmiştir.

     İkinci düzenleme, İnternet'e erişimin engellenmesine ilişkin düzenlemedir, TİB Başkanına yargı kararı olmaksızın dört saat içinde yayınların durdurulması yetkisini veren düzenlemedir. İki yıllık trafik bilgilerinin de saklanması zorunluluğu getiren düzenleme, Sayın Cumhurbaşkanınca onaylanmıştır. Hükûmet bu iki konuyu yeniden düzenleme konusunda girişimler başlatmış ise de işin özü değişmemekte, yargı kararı olmaksızın, içeriği TİB Başkanınca zararlı görülen yayınların durdurulması öngörülmektedir.

     Değerli milletvekilleri, üçüncü değişiklik ise şu anda görüşmelerini yapmış olduğumuz kanun teklifidir. Kanun teklifini 17 Aralık sürecinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Birkaç maddeyle ilgili görüşlerimi açıkladığım zaman sizin de bu konuya hak vereceğinize inanıyorum.

     Değerli arkadaşlarım, Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesi "Suç işlemek amacıyla örgüt kurma" suçunu düzenler. Teklif, bu suçu "dinleme yapılabilecek katalog suçları" listesinden çıkartıyor. Böylece, çıkar amaçlı suç örgütlerine yönelik dinleme ve izleme yapılması imkânı ortadan kalkıyor. Neden ve niçin? Kimin için? Keza, aynı şekilde, bu suça ilişkin olarak mal varlığına el koyma tedbiri uygulanamayacaktır.

     Hâkim ve savcılara yeniden tazminat davası açılma imkânı getiriliyor. Ömer Bey biraz evvel bahsetti, Sayın Haberal'ın almış olduğu bir tazminat davasından sonra bu konudaki düzenleme değişmiş ve sadece devlete karşı tazminat davası açılabileceği hükmü 2011 yılında getirilmiş iken, bu düzenlemeyle tekrar hâkim ve savcılara karşı şahsen tazminat davası açma imkânı getirilmektedir.

     Hâkim ve savcılara karşı bu yol açılırken, değerli arkadaşlarım, teklifin 18'inci maddesinde, mahkeme kararlarını süresi içinde uygulamayan kamu görevlileri hakkında tazminat davası ancak devlet aleyhine açılabilmektedir. Burada hâkimlere ve savcılara başka bir standart var, emniyet müdürlerine ve valilere başka bir uygulama var. Bu, kamu görevlileri arasında "sorumluluk hukuku" açısından son derece ayrımcı bir tutuma işaret etmektedir.

     Yine, üst dereceli kolluk amirleri hakkında inceleme ve soruşturma izninin cumhuriyet savcıları tarafından verilmesi yerine, bu iznin Adalet Bakanı tarafından verilmesi öngörülmektedir.

     İletişimin tespiti ve dinlenmesinde, mal varlığına el koyma tedbirlerinde ancak ağır ceza mahkemelerinde, oy birliğiyle karar alınabilecektir. Ağır ceza mahkemeleri "müebbet hapis" gibi uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar da dâhil tüm kararları oy çokluğuyla alabilen mahkemeler olduğu hâlde, neden iletişimin dinlenmesi ve mal varlıklarına el koyma tedbirinde oy birliği aranmaktadır? Bu da, bunun sebepleri de önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.

     Bu kurullar, istenilen raporları hazırlayabilmek için... El koyma tedbiri alabilmek için, BDDK, SPK, MASAK gibi kuruluşlardan, taşınmaz hak ve alacağın suçtan elde edildiğine ve suçtan elde edilen değere ilişkin rapor istenmektedir. Bu raporun alınması aylar, yıllar sürecektir. Ayrıca, bu raporları alırken ve verirken bu kurullar âdeta yargısal bir işlem yapacaklardır. Bu durumda, bu tedbir kararlarının verilmesi imkânsızlaşacaktır.

     Yine, teklifin 17'nci maddesinde "Kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, naklen atama, görev ve unvan değişikliği, geçici ve sürekli görevlendirmelere ilişkin idari işlemler, uygulanmakla etkisi tükenecek olan işlemlerden sayılmaz." düzenlemesi söz konusudur. Bunun da sebebi, yaklaşık 7 bini bulan, başta emniyet mensupları olmak üzere, görevden alınan kamu görevlilerine idari mahkemelerde yürütmenin kaldırılması kararı verilmesinin önüne geçilmek istenmiştir.

     Değerli arkadaşlarım, sayın milletvekilleri, yine bu süreçte, bu yasal değişikliklerle birlikte, soruşturmaların yapıldığı iller başta olmak üzere, birçok hâkim ve savcının görev yerleri değiştirilmiştir. Aramızda hâkim ve savcı arkadaşlarımız var. Olağan dönemler dışında bir savcı ve hâkimin görev yerinin değiştirilmesi için mutlaka kesinleşmiş bir disiplin suçu olması lazım. Ama bunlar ne yaz kararnamesine giriyor ne güz kararnamesine giriyor. Mazeret kararnamesinde bile, hizmet gereğiyle, başta İstanbul savcıları olmak üzere, savcıların yerlerinin değiştirildiğini görüyoruz. 7 bine yakın polis memurunu, emniyet müdürünü hangi gerekçeyle aldınız? Bir ay içerisinde göreve verdiğiniz emniyet müdürlerini değiştirdiniz. Kamu personelinin, kamu görevlilerinin bu kadar güvencesiz olduğu bir dönem, emin olun, olağanüstü dönemlerde bile yaşanmamıştır, olağanüstü dönemlerde bile buna şahit olunmamıştır.

     ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin) - Olağanüstü dönemdeyiz zaten.

     MURAT BAŞESGİOĞLU (Devamla) - Yine, ilgili sayın bakanlara ait fezlekeler kırk beş gün Adalet Bakanlığında bekletildikten sonra iade edilmiştir. Diğer taraftan, siyasi partilerin yasal hakkı olan bir açık hava mitingi dolayısıyla, mesnetsiz bir iddia nedeniyle Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli hakkında fezleke tanzim edilip Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmiştir.

     Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; alelacele yapılan bu kanun değişikliklerinin sebebi nedir? Olağanüstü dönemlerde bile görülmeyen memur kıyımları neden yapılmaktadır? Bir gruba karşı "paralel yapı", "terör", "çete" nitelemesi yapılarak ulusal ve uluslararası toplumun önüne neden hedef olarak konulmaktadır? Bu sorunun tek bir cevabı var, hepinizin bildiği tek bir cevap var. Bu cevap da tek cümlelik bir cevap, o da: 17 ve 25 Aralık tarihlerinde yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun Hükûmetin bazı üyeleri ile yakınlarına, bürokratlara ve iş adamlarına yönelik olmasıyla başlayan soruşturmadır ve bu soruşturmanın Türkiye'nin merkezine oturması hadisesidir.

     Değerli arkadaşlarım, bu iddialar çok ciddi iddialardır. Bu iddialara muhatap olan bir siyasi iktidar, bir siyasi yapı iki türlü hareket edebilirdi: Bir, "Ey Türk milleti, bu iddialar ciddi iddialardır, binlerce sayfa "tape" var, delil var, görüntüleme var. Bunları hiçbir savcı kendiliğinden uyduramaz, emirle, talimatla bunlar uydurulmaz. Bunların, mutlaka, iddiasının bir gerçekliği, gerçeklik payı vardır." deyip bu ismi geçen arkadaşlara aklanma konusunda bir fırsat tanıyıp, yargının önünü tamamen açıp, yargıya elindeki bütün imkânlarla destek verip yargı sürecinin tamamlanmasını isteyebilirdi ya da Hükûmetin yaptığı gibi, külliyen bu iddiaları reddedip küresel saldırı, paralel yapı gibi sanal düşüncelerle, sanal itirazlarla topyekûn bir savunmaya geçmekti.

     Evet, Sayın Başbakanın rotasını çizdiği bu stratejiyle beraber, Adalet ve Kalkınma Partisi gibi çok oy almış, 319 milletvekili olan, birçok büyük şehirde, ilçede, ilde belediyesi olan, teşkilatlarıyla çok büyük bir yapı bu yolsuzluk operasyonunu savunmaya endekslendi. Arkadaşların bütün fikri, zikri, bu yapıyı nasıl öteleyebiliriz, bu ithamlardan, bu isnatlardan nasıl kurtulabiliriz? Bir milletvekilinin, bir bakanın, bir belediye başkanının görevi bu değil; bu, yargının işidir. Bu iddiaları sandıkla temizleyemezseniz, yolsuzluk iddiaları sandıkta temizlenmez. Yani, siz "Sandıkta şu kadar oy aldık, birinci parti çıktık, o hâlde biz bundan ibra edildik, bu soruşturmalardan kurtulduk." diyemezsiniz. Hukuk devletinde, demokraside böyle bir aklanma metodu yok. Sizin aklanacağız yer veyahut da ismi geçen arkadaşların aklanacağı yer yargıdır, bunun dışında başka bir yol ve yöntem yoktur.

     Değerli arkadaşlarım, bunu ötelemek için çok olağanüstü tedbirlere başvuruyorsunuz; birçok kanun çıkarttınız, hâlâ çıkartıyorsunuz, çıkartmaya devam ediyorsunuz. Bütün amaç, bu operasyonları itibarsızlaştırmak, içini boşaltmak, muhtemel yapılacak operasyonları da devreden çıkartmak. Ama, bunun için hukuku zorluyorsunuz, kuvvetler ayrılığını zorluyorsunuz ve demokrasiden ülkeyi uzaklaştırıyorsunuz ve netice olarak da devlete tam anlamıyla hâkim olabilmek için ne lazımsa, nerede açık bir nokta varsa bunu kapatmaya çalışıyorsunuz.

     Peki, ele geçirmeye çalıştığınız devlet, sizin aldığınız tarihte nasıldı, bugün nasıl? Evet, devlet lafı biraz soğuk bir laf. Devletin değil, daha doğrusu, devlet adına görev yapan görevlilerin hepimizin hayatında olumsuz izleri var. Haksız yere gözaltına alınmışız, nezarete alınmışız, işkencelerden geçmişiz, bir sürü hukuksuzluk yapmış bu görevliler ama hepimiz, dönmüşüz, devletin tüzel kişiliğine saldırmışız. Oysa, Türk geleneğinde devlet önemlidir. Kutsamak anlamında söylemiyorum, yıllar önce, yüz yıllar önce Oğuz Kağan demiş ki: "Mavi gök çökmedikçe, yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kimse bozamaz." Yani Türk geleneğinde devlete verilen önem bu derecedir.

     Devlet, kimsesizin kimsesi, adalet, merhamet. Hepimiz bu cumhuriyetin erdeminden yararlandık, hepimizin hikâyesi belli, fakir aile çocuklarıyız, işçi, memur çocuklarıyız ama bu devletin okullarında, parasız okullarında, yurtlarında yetiştik ve hepimiz bu ülkeyi idare etme noktasına geldik. Bu, cumhuriyetin erdemidir; bu, devletin erdemidir. Onun için, topyekûn devlete karşı husumet beslemek yanlıştır. Evet, içimizde bazı arkadaşların, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yanlış kodlanmış bir husumet duygusuyla, devlete bir husumet duygusu vardı. Bu, yerli ve yabancı iş birlikçiler buldu ve devletin ruhunun parçalanmasına müsaade ettiniz, devletin ana sütunlarının parçalanmasına müsaade ettiniz. Rahmetli Alparslan Türkeş'in bir sözü var, diyor ki: "Dünyanın en siyasi alçak cinayeti milleti devlete düşman etmektir." Maalesef ve maalesef, milletimizin büyük çoğunluğu, vesayet denilen, statüko denilen çeşitli anlamsız, çirkin ifadelerle topluma, kamuoyuna takdim edilen devletimize düşman olma yolunu seçmiştir ama şimdi geldiğimiz noktada, sizin de devletin meşruiyetine ihtiyacınız olduğu ortaya çıktı. Paralel yapıdan bahsediyorsunuz yani topyekûn, derli toplu bir devlet ihtiyacını siz de hissettiniz. Evet, devletin çatısını kaldırırsanız, devletin ruhunu öldürürseniz, devlet hayatı içerisinde iktidar adacıkları olur, bir paralel değil beş tane paralel yapı olur.

     Güneydoğuyu hiç görmüyoruz arkadaşlar. Suriye sınırında neler oluyor? Üç tane bağımsız eyalet oldu. Seçim güvenliği nasıl olacak? Seçimin meşruiyeti nasıl olacak? Sizin adaylarınız gidip rahatça propaganda yapabilecekler mi? Seçimden sonra Türkiye'yi nasıl bir manzara bekliyor? Bundan habersiz, hepimiz buraya kilitlendik, 17 Aralık operasyonunu nasıl etkisiz yapabiliriz? Hayır, Türkiye, 76 milyon, sadece 17 Aralıktan ibaret değil. Aslında, şu operasyon 10 kişiden fazlasını ilgilendirmiyor, sizleri ilgilendirmiyor. 10 kişi, bilemediniz 15 kişi. 15 kişi için Türkiye'nin bütün enerjisini, bütün yasamasını, bütün müktesebatını buna hasretmek bence haksızlık, Türkiye bunu hak etmiyor.

     Devlete karşı bu husumet duygunuz maalesef yanlış yerlere de götürdü. Sadece Suriye politikasındaki yanlışlığınız, Türk dış politikasının iki yüz yıllık müktesebatını ve içtihadını yok etti, Orta Doğu çöllerine gömdünüz. İstikrarlı, güvenli, güven duyulan, saygı duyulan Türk dış politikasını Orta Doğu çöllerine gömdünüz. Şu anda Suriye konusunda, Mısır konusunda elde var sıfır.

     Evet, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kritik bir süreçteyiz, önemli gelişmeler oluyor ve bir seçim arifesindeyiz. Bütün bunlara rağmen sağduyumuzu, aklıselimimizi kaybetmememiz lazım. Âcizane, iyi niyetle bütün arkadaşlarıma ve Hükûmetteki arkadaşlarıma tavsiyem şudur ki, bir: Suriye konusuna dikkat kesiliniz, Güneydoğu'daki gelişmeleri yakinen takip ediniz. Yarın hepimizi paramparça edecek, çocuklarımıza çok kötü miras bırakabileceğimiz bir iç çatışmanın temellerine ve gelişmesine lütfen engel olun. Irak'ta, Suriye'de Türkmenler çok zor durumda, onları sahipsiz bırakmayın. Yine, yargıyı ele geçirme gayretiyle sakın ola hukuku zorlamayın, kuvvetler ayrılığı ilkesini zorlamayın, demokrasiden ülkeyi uzaklaştırmayın.

     Doksan yılda eksiğiyle gediğiyle bir demokratik hayata kavuştuk. Eksikleri vardı demokrasimizin. Aslında, işimiz o kadar zor değildi; cumhuriyetin demokratikleşmesini sağlamak, vicdanı hür, irfanı hür çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimize bir karar vermek ve demokrasimizin standartlarını geliştirmek gibi fazla da olmayan ev ödevlerimiz vardı. Bunları yapsaydık, emin olun bugün daha iyi noktadaydık ama bana sorsanız, "On yıl evvel demokrasi konusunda neredeyiz, bugün neredeyiz?" derseniz, çok çok aşağılardayız; bunu hepimizin görmesi lazım. "Kâğıt üzerinde birçok değişiklikler yaptık." diyebilirsiniz. Arkadaşlar, çok kanun çıkarmakla ancak kanun devleti olabiliriz, asla hukuk devleti olamayız. Bizim inancımız, bizim arzumuz, bizim idealimiz hukuk devleti olmak. Yani Fırat kenarında kuzusu kaybolan adamın Ankara'dan hesabını sorabilmesi lazım. Alman köylüsünün Alman kralına "Berlin'de hâkimler var." dediği gibi, Türk köylüsünün "Ankara'da da hâkimler var." diyebileceği bir hukuk devleti inancını bu insanlara vermemiz lazım. Bunu yapabilirdik ama bundan bizi çok uzaklaştırdınız.

     İnşallah önümüzdeki süreçte bu eksikleri tamamlarız diyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP ve CHP sıralarından alkışlar)